I. Giriş
 
Sigorta hukukunda rücu hakkı, hukuken bir kişinin, diğerinin yerine geçerek üçüncü kişilere karşı onun haklarını ve sorumluluklarını devralması durumu olarak tanımlanabilir.
 
Sigorta şirketleri, bir hasar ya da ziya ile ilgili olarak sigortalıya ödediği tazminat oranında, hukuken sigortalının yerine geçer ve sigortalının söz konusu zarardan ötürü üçüncü kişilere karşı bir dava hakkı var ise, bu hak tazmin edilen zarar oranında sigorta şirketine devredilmiş olur. Sigorta hukukunda, sigorta şirketinin bu şekilde sigortalı yerine geçmesi halefiyet ilkesi olarak adlandırılmaktadır.
 
 
II. Sigorta Hukuku Açısından Halefiyet ve Rücu Alacaklar
 
Sigorta Hukukunda halefiyet Türk Ticaret Kanunu’nun 1301 inci maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir.
 
“Sigortacı sigorta bedelini ödedikten sonra hukuken sigorta ettiren kimse yerine geçer. Sigorta ettiren kimsenin vaki zarardan dolayı üçüncü şahıslara karşı dava hakkı varsa bu hak, tazmin ettiği bedel nispetinde sigortacıya geçer.”  
 
Kanunda, sigorta şirketlerinin halefiyet hakkı elde etmesi şu koşullara bağlamıştır:
 
a) Öncelikle rizikonun gerçekleşmesinden doğan zararlar için sigorta ettiren üçüncü şahıslara karşı tazminat talebi hakkına sahip olmalıdır.
 
b) İkinci olarak, sigorta şirketi sigorta tazminatını ödemiş olmalıdır. Sigorta şirketi ancak ödediği sigorta bedeli nispetinde sigorta ettiren şahsın haklarına halef olabilir. Sigorta tazminatı miktarı dışında kalan kısım için sigorta ettiren hak sahibi olmaya devam eder. Sigorta tazminatının gerçek hak sahibi olan şahsa ödenmiş olması gerekir. Sigorta şirketi, sigorta poliçesi hükümlerine göre ödemekle yükümlü olduğu sigorta tazminatını ödedikten sonra, sigortalıya kanunen halef olur.
 
Söz konusu halefiyet ilkesinin temel prensibi, sigorta ettirenin, rizikonun gerçekleşmesi sebebi ile meydana gelen zararlar için üçüncü bir şahsa karşı herhangi bir hukuki sebebe dayanarak tazminat talebi hakkına sahip ise, bu hakkın aynı koşullarla ödenen sigorta tazminatı nispetinde sigorta şirketine geçmesine dayanmaktadır. Sigorta ettirenin halefi olan sigorta şirketinin, halefiyetten kaynaklanan tazminat miktarındaki yasal sınırı ise zenginleşme yasağından kaynaklanmaktadır. Daha açık şekilde ifade etmek gerekirse, sigorta ettirenin riziko neticesinde elde etme hakkına sahip olduğu miktardan daha fazlası kanuni halef olan sigorta şirketi tarafından talep edilemez. Bu açıklamalar ışığında halefiyet prensibinin amacının, haksız kazanç edinimini engellemek olduğunu söyleyebiliriz.  
 
III. Rücu Alacakların Muhasebeleştirilmesi
 
Hukuken halefiyet hakkı kazanılmış, tutarı kesinleşmiş ve bilanço tarihi itibariyle tahsil edilmemiş bir rücu alacağın dönemsellik ilkesi gereği gerçekleştiği dönemde muhasebeleştirilmesi gerekmektedir.
 
Konuya ilişkin doktrinde ve uygulamada pek fazla kaynağa rastlanmamakla birlikte Rücu alacakların muhasebeleştirilmesi ile ilgili uygulamaya esas teşkil edebilecek yegane kaynak olan  Hazine Müsteşarlığı’nın görüşü şu yöndedir:
 
“Rücu alacağın bu borcun borçlu tarafından sulhen veya dava yolu ile kabul edilmiş olması şartına bağlı olarak tahakkuk ettirilmelidir. Borçlu tarafından kabul şartı gerçekleştiği anda rücu alacaklarının gelirlere dahil edilmesi gerekmektedir. Öte yandan sigorta şirketlerinin birbirleri arasındaki rücu alacaklarının gelir kaydedilmesi, borçlu tarafa ibranamenin gönderilmesi ile gerçekleşmelidir. Bu şart gerçekleşene kadar rücu alacakları, nazım hesaplarda açılacak “Rücu Alacakları” hesabında takip edilmelidir. Ayrıca nazım hesaplara takip edilen bu tutarların, yayınlanacak mali tablo dipnotlarında da gösterilmesi gerekmektedir.”  
 
Gelire dahil edilen alacak, daha sonraki aşamada tahsilinde ortaya çıkacak belirsizlikler durumunda diğer alacaklar gibi muamele görecektir. Örneğin bu alacağın Vergi Usul Kanunu’nun 324 üncü maddesi uyarınca vazgeçilen alacak olması veya aynı Kanun’un 322 inci maddesine göre değersiz hale gelmesi ya da anılan Kanun’un 323 üncü maddesine göre söz konusu alacağın tahsilindeki uyuşmazlık sonucu dava ve icra safhasına gelmesiyle şüpheli alacak haline gelmesi ve karşılık ayırmak suretiyle gider yazılabilmesi mümkündür.  
 
IV. Sonuç
 
Uygulamada borçlu tarafından henüz borç kabul edilmemiş ve hala dava süreci devam etmekte iken ya da karşı taraf sigorta şirketi ise henüz ibraname gönderilmediği takdirde sigorta şirketi tarafından, borç tutarının gelire dahil edilmesi, özellikle yapılan bu uygulamanın dönem sonlarına isabet etmesi durumunda henüz sigorta şirketinin bir alacağı olduğu kesinleşmeden bu alacağın dönem gelirleri arasıda yer alması ve şüpheli alacak olarak değerlendirilmesi vergi uygulaması açısından yanlış olacaktır. Dava yoluyla sigorta şirketinin bu tutarda bir alacağının bulunduğunun hukuken ispat edilmeye çalışıldığı bu süreç içerisinde nazım hesaplarda takip edilmesi daha doğru olacaktır.
 
Hukuken gerekli koşulların sağlanması sürecinde nazım hesaplarda takip edilen rücu alacakların, sigorta şirketi tarafından halefiyet kazanıldıktan sonra ve borçlu tarafından sulhen veya dava edilmiş olmasından veya karşı taraf sigorta şirketi ise bu sigorta şirketine ibranamenin gönderilmesi sonrasında gelir tahakkukunun yapılması ve tahsil aşamasındaki durum göz önünde bulundurularak bu alacağın Muhasebe Uygulamaları Genel Tebliğleri uyarınca muhasebeleştirilmesi uygun olacaktır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kaynaklar
 
Vergi Usul Kanunu
 
Türk Ticaret Kanunu
 
Sigortacılık Kanunu
 
T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı 18 Ocak 2005 tarih ve B.02.1.HM.0.SGM.0.3.1.1-3534 numaralı yazısı
 
 Prof.Dr. Rayegan KENDER “Türkiye’de Hususi Sigorta Hukuku”