I – Giriş
 
556 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin md. 5/1 hükmünde; “Marka, bir teşebbüsün mal veya hizmetlerini bir başka teşebbüsün mal veya hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayınlanabilen, ve çoğaltılabilen her türlü işaretleri içerir” denilmektedir.
 
İlgili madde hükmüne göre düşünülecek olur ise en basit anlamıyla marka, mal ve hizmetlerimize; rakiplerimiz karşısında belirgin farklılık ve bilinirlik kazandıran tüm öğelerin birleşiminden oluşan kimlik olarak tanımlanabilir.
 
Burada markanın gündelik kullanım açısından da kolaylık sağlayacağını düşündüğümüz tanımını verdikten sonra konumuz açısından önem arz eden vergisel boyutunu incelemeye geçebiliriz.
 
II – Markanın Vergisel Yönü
 
Marka, bir firma açısından temelde fikri haklar içerisinde yer almaktadır. Ancak vergisel açıdan önemli olan husus, bu fikri hakkın, iktisadi kıymetler üzerindeki etkisidir. Kavramsal olarak yukarıda ifade ettiğimiz tanımıyla anılsa da, marka firmanın itibarı ve satış hasılatı üzerinde en büyük etkiye sahip kavramlardan bir tanesidir. Bu sebeple bir yönüyle firmanın aktifinde yer alan bir kıymet olarak değerlendirilirken, diğer taraftan da firmanın piyasa karakterinin ve durumunun şekillenmesine dayanak olan bir “güç” olarak ele alınmalıdır.
  
Marka kavramının vergisel açıdan ne şekilde açıklandığına ve hangi kategoride incelendiğine değinecek olursak :
 
Gelir Vergisi Açısından :
 
“Arama, işletme ve imtiyaz hakları ve ruhsatları, ihtira beratı (İhtira beratının mucitleri veya kanunî mirasçıları tarafından kiralanmasından doğan kazançlar, serbest meslek kazancıdır.), alameti farika, marka, ticaret unvanı, her türlü teknik resim, desen, model, plan ile sinema ve televizyon filmleri, ses ve görüntü bantları, sanayi ve ticaret ve bilim alanlarında elde edilmiş bir tecrübeye ait bilgilerle gizli bir formül veya bir imalat usulü üzerindeki kullanma hakkı veya kullanma imtiyazı gibi haklar (Bu hakların kullanılması için gerekli malzeme ve teçhizat bedelleri de gayrimenkul sermaye iradı sayılır.);”
 
Yukarıda verilen, Gelir Vergisi Kanunu m. 70/1 5. bent hükmüne göre marka, diğer sayılan haklarla beraber gayri maddi bir hak olarak sınıflandırılmıştır.
 
Vergi Usul Kanunu açısından :
 
VUK m. 269 aşağıdaki ifadeleri içermektedir:
İktisadi işletmelere dahil bilumum gayrimenkuller maliyet bedelleri ile değerlenir.
Bu kanuna göre, aşağıdaki yazılı kıymetler gayrimenkuller gibi değerlenir:
1. Gayrimenkullerin mütemmim cüzüleri ve teferruatı;
2. Tesisat ve makinalar;
3. Gemiler ve diğer taşıtlar;
4. Gayrimaddi haklar
 
Görüldüğü gibi Vergi Usul Kanunu da, Gelir vergisi Kanunu gibi, markayı bir gayrimaddi hak ve bir iktisadi kıymet olarak yorumlayıp kabul etmiş ve nasıl değerleneceğine dair hükmünü belirtmiştir.
 
VUK m. 313/1 de ise şu ifadeler vardır :
 
İşletmede bir yıldan fazla kullanılan ve yıpranmaya, aşınmaya veya kıymetten düşmeye maruz bulunan gayrimenkullerle 269'uncu madde gereğince gayrimenkul gibi değerlenen iktisadi kıymetlerin, alet, edavat, mefruşat, demirbaş ve sinema filmlerinin birinci kısımdaki esaslara göre tespit edilen değerinin bu Kanun hükümlerine göre yok edilmesi amortisman mevzuunu teşkil eder.
 
Vergi Usul Kanunu’nun 313. maddesinde, gayri maddi hakların da amortismana tabi olduğu ifade edilmiştir. Diyebiliriz ki, gayrimaddi haklar da yasa koyucu tarafından yıpranmaya maruz iktisadi kıymet olarak nitelenmiş ve bu kıymetlerin maliyetlerinin itfası içinse yıllar itibariyle bu maliyetin yok edilmesi yani amortisman yolu seçilmiştir.
 
Burada konuyla ilgili bir hususa dikkat çekmekte yarar vardır. 333 Sıra No’ lu VUK. Gnl. Tebliğinde, gayrimaddi hakların amortisman süreleri 15 yıl (yıllık olarak %6,66 amortisman oranı) olarak beyan edilmiştir. Ancak, 556 sayılı KHK.’nin 40. maddesinde tescilli bir markanın koruma süresinin 10 yıl olduğu ve aynı KHK’nın 41. maddesinin 1. fıkrasında yenilemenin yönetmelikte öngörülen ödemelerin yapılması ile mümkün olabileceği hükümlerine yer verilmiştir. Bu durumda marka sahibi, 10 yıllık kullanım süresine sahip bir marka tescili için 15 yıl üzerinden amortisman ayırmaya başlamakta ve amortismana konu olan faydalı ömrü tükenmeden marka hakkının süresinin bitmesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Arada süre uzatımı için yaptığı müracaatlar ise gidere konu olmakta, VUK m.269 da ifade edilen maliyet yapısına ek bir yük getirmektedir. Bu durumda, bizim görüşümüze göre yapılması gereken ise yenileme için ödenen harç bedellerinin ve benzeri maliyet unsurlarının geriye kalan amortisman süresi içerisinde aktifleştirilerek maliyetle beraber süresi içerisinde ( geri kalan 5 yıl ) amortismana tabi tutularak itfa edilmesidir. Kanunlarımız arasında karşılaştığımız “süreler uyuşmazlığının” bir örneğini de burada gördüğümüz belirtmeliyiz.
 
III. Markanın Devri, Haczi, Teminat Olarak Gösterilmesi Ve Satışı
 
Marka ile ilgili hak ve işlemlerin 556 Sayılı KHK. ile düzenlendiğini daha önce belirtmiştik. Adı geçen düzenleme ile markanın devre, hacze ve teminata konu olabileceği de hükme bağlanmıştır. Ancak ilgili düzenleme incelendiğinde, söz konusu hukuki işlemlerin “marka” tanımı üzerinden hareketle hüküm doğurduğunu vurgulamakta fayda vardır. Önceki bölümde markayı incelerken “firmanın itibarını ve güvenilirliğini temsil eden ve satış ve hasılatı üzerinde etkisi olan bir güç” olduğunu vurgulamıştık. Gerek TTK. m.57/5 hükümlerinde ifade edilen özelliğiyle “...marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları ile....”hükmü, gerekse 556 sayılı KHK., markayı bu yönüyle – bir tanıtım ve itibarı temsil vasıtası olarak – ele alarak, hükümlerini bu alanda yoğunlaştırmışlardır. Bu açıdan bakıldığında, devri yapılan, teminat olarak gösterilen ya da hacze konu alan “marka”, aslında firmanın markanın varlığıyla sahip olduğu itibarın ve güvenilirliğin devri, haczi ya da teminat olarak gösterilmesi olarak yorumlanabilir. Satın alınanlar ayrı tutulmak üzere şunu söyleyebiliriz ki, yapılan müracaat bedelleri ve harç ödemeleri dikkate alındığında bir markanın gerçek değerini ortaya koyma imkanı yoktur. Zira, yeni tescillenmiş bir markanın maliyet bedeli onu elde etmek için katlanılan başvuru ve harç bedelleri ve müracaatlar esnasında yapılan ve bu maliyetin içine dahil edilebilecek giderlerden başka bir şey değildir. Bu sebeple üzerinde düşünülmesi gereken konu bir markanın gerçek değerinin nasıl yorumlanabileceğidir.
 
Uluslararası literatürde konuyla ilgili çalışmalar olmakla beraber, konuyu kesin karara bağlayabilecek bir çözüm önerisi ortaya konulamamıştır. Ülkemizde de vergi idaresinin çeşitli görüşlerinde de yansıttığı uygulama genellikle satış anında değerlemeleri esas almaktadır. Genel görüş olarak, satış anında mahkemeye gidilebileceği ve mahkemenin belirlediği değerin maliyet bedeli içindeki alış bedeli olarak kabul edilebileceği kabul edilmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, mahkemenin belirlediği rayiç bedelin maliyet bedeli olarak hesaplara yansıtılmamasıdır. Zira satış anında konuyla ilgili olarak yapılan diğer masraflar da gayrimaddi hak edinimiyle ilgili maliyet unsurları olup, bu kalemlerinde maliyet bedeli içerisine eklenmesi gerekmektedir.
 
Markaların satışa konu olabileceğini ve satış anında alıcı tarafından nasıl değerlenmesi gerektiğini açıkladıktan sonra, satışa konu olan gayrimaddi hak üzerinden gelir elde eden satıcının nasıl davranması gerektiğini açıklayalım.
 
Burada iki durumun varlığından  söz edilebilir :
 
  1. İtfa süresi bitmiş bir gayrimaddi hakkın satışı : Şayet firma, amortisman süresi dolmuş bir gayrimaddi hakkı satışa konu ederse, satıştan elde ettiği gelirin tamamını doğrudan gelir yazacak ve elde edilen bu gelir ilgili vergi döneminde kurum kazancı olarak değerlendirilip kurumlar vergisine tabi olacaktır.
  2. İtfa süresi bitmemiş gayrimaddi hakların satışında : Şayet firma amortisman süresi dolmadan böyle bir satış gerçekleştirmiş ise, net defter değeri ve satıştan elde edilen hasılat arasındaki müspet fark kadar gelir kaydı yapılacak ve elde edilen bu gelir kurum kazancı içerisinde vergilendirilecektir.
 
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır. Satışlar yapılırken her ne kadar firmalar açısından fiyat belirleme serbestisi olsa da, satış fiyatlarının, satışa konu olan markanın piyasadaki gerçek durumunu yansıtmayacağı ( fiyatın çok yüksek ya da düşük olması durumu ) grup içi şirketler söz konusu olduğunda, inceleme elemanları tarafından KVK m.13’ e göre transfer fiyatlaması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı kapsamında değerlendirilebilir. Bu sebeple konuyla ilgili profesyonel kurumlardan destek almak ya da mahkeme kararıyla bedel tayininde bulunmak risk azaltıcı bir tedbir olarak görülebilir.
 
IV. SONUÇ
 
Markanın gayrimaddi bir hak olarak tanımlandığı, amortismana tabi olduğu, satışa, devre, hacze ve teminata konu edilebileceği ilgili kanun ve karar maddeleri de verilerek yukarıda açıklanmıştır.
 
Marka tanımı ve uygulaması bakımından ilgili kanunlar vb. hukuki hükümler arasında bir çatışma olmadığı gözlemlenmektedir. Hüküm ve uygulama bakımından kanun hükümlerinin – vergisel açıdan – yukarıda da ifade ettiğimiz üzere gayet açık olduğu söylenebilir. Uygulamada karşılaşılan eksikliklerin ise – marka değerlemesi – henüz küresel alanda verilmiş kesin bir cevabı olmadığını söyleyebiliriz. Gelişme gösteren ticari uygulamaları da göz önünde bulundurarak, vergileme açısından da farklı açılımlar sağlayabilecek marka kavramı üzerinde çalışılması gerektiği görüşündeyiz.